(METAFORİK BİR ÖYKÜ)

BİR SEVGİSİZİN DİLİNDEN… (BÖLÜM 1)

Hazırladım bavulu. Hızlı ve acele adımlarla çıktım. Nefret fazla yer kapladı bavulda, biraz da sevgi koyayım dedim, sığdıramadım. Öfke de bir ağır!.. Sanki bavul değil de taş taşıyorum. Yürüdükçe daha da ağırlaştı tabii… Gitgide kollarım ağrımaya başladı. Omzum çıktı çıkacak! Neyse vardım istasyona… Bavul dışında bir de torbam vardı. Torbada da sitemler, kırgınlıklar, birkaç tane huzur ve bir tutam sevgi… Bavula koyamadım; ama en azından torbamda biraz da olsa sevgi getirdim yanımda. Bunca öfke ve nefretle pek lazım olacağını sanmıyorum ama… Ne olur ne olmaz, bulunsun, dedim. En nihayetinde nefrettendi her şeyim. Tüm biriktirdiklerim öfkeydi benim. Nerede denk gelecek de sevgi kullanmam gerekecek? Ama aldım işte birazcık yanıma…

Uyumuşum iki büklüm koltukta… Gözlerimi açarken ellerimdeki öfke kırıntılarıyla ovuşturdum yüzümü. Başak tarlalarını manzara diye koymuşlar cam kenarıma… Nefretle baktım hepsine. Güneş de vurmuş üstlerine, bir de rüzgâr esiyor, sağa sola sallanmalar, birbirine çarpmalar, gün ışığıyla birlikte bu savruluşta nasıl da itici bir neşe hâkimdi anlatamam! Nefret ettim. Bavulumda, elimde, yüzümde, üstümde her yanımda bunca öfke ve nefret varken; gözlerimin gördüğü bu zoraki neşeden ve aydınlıktan nefret ettim.

Tekrar kapattım gözlerimi, daha fazla tahammül edemezdim bu saadet masalı anlatan tabiata… Bir süre sonra uzaktan deniz göründü. Torbamdaki suyu çıkardım bir yudum içtim; su, dudaklarımdan mideme gidene kadar bana benzedi. Sonra daha bir kana kana içtim nefreti. Denize göz ucuyla baktım. Şu an düştüğüm duruma inanamadım. Bir yandan tren, rayların üstünde salınıyor beşik gibi… Bir yandan solumda deniz manzarası ve martılar… Nasıl bu saçma mutluluk resminin ortasına düştüm anlamadım; ama o birkaç tutam sevgiyi kullanmaya da hiç yanaşmadım doğrusu. Ağırlığınca sevgisizlik duruken; çevremdeki hiçbir şeye, bir zerre sevgi bile kulanmak niyetinde değildim.

O malum güneş bu sefer de dalgaların üstüne yatmış, sanki babasının tekkesi?! Böyle dalgalar bir yana gidiyor, gün ışığı üstünde dans ediyor… Sırf şımarıklık! Yok dedim, bu kadar da olmaz! Bir karabatak denize daldı. Tam da güneşle dalganın dostluk kurduğu noktadan girdi; gölgeyle ışığın sınırında şiir yazan dalganın üstünde görünüverdi. Her şey ne kadar saçma bir güzellikte bana meydan okuyor böyle! Daha fazla nefret kullandım, dalgaya, denize, karabatağa… Hepsine daha fazla nefret sundum. Onlarda bir değişiklik olmadı ama ben öfkemi doyurdum sanki…

Yarım saat kadar sonra bir istasyonda durduğumuzda tenha bir kasabaya geldiğimiz belliydi ki; hâlâ yeşil, diğer tüm renklere hâkim bir çoğunluktaydı. Bu da beni irite etti fakat bu defa sadece birkaç tane öfke kullandım bu gördüklerim karşısında. Fakat o da ne? Yazın kızarttığı yanaklarıyla kocaman bir gülümseme takınmış, yaklaştı vagona… Yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk… İstasyona çıkan merdivenlerde, kendisi kadar rahatsız edici tatlılıkta bir yavru kediyi kucağına aldı, kırmızı yanaklarına dayarken onu, gözlerini sevgi yumağı bir ifadeyle kapattı. Bir anne yavrusuna belki bu kadar şefkatle sarılırdı. Daha fazla öfke kullandım. Montumun iç cebine bolca isyan sığdırmıştım. Bu fevkalade nefret uyandırıcı sevgi sahnesi karşısında isyanımın yarısını harcadım herhâlde. Böyle giderse son durağa varana kadar tüm nefret, öfke ve isyanlarımı tüketmiş olmaktan korktum. Dile kolay; yıllarca etrafımdaki herkese ve her şeye karşı en olumsuz duyguları kullanarak biriktirdim ben hepsini. Şimdi böyle bir yolculukta, bu kadar fazla harcamış olmak ürküttü beni. Ama içimden de başka türlüsü gelmedi. Hele ki ıvır-zıvır, yiyecek içecek şeyler satan görevli, benim bulunduğum vagona geldiğinde olanlar ve duyduklarım karşısında daha fazla tasarruflu olmamın imkânı kalmamıştı.

Önce ön sıralarda yaşlı bir çift, iki çay istedi satıcıdan. Bozuk paraları çıkmadı, satıcı da bozamayacağını söyledi. Hemen bir arka sıradaki koltukta oturan delikanlı çayların parasını ödemeyi teklif etti. Öyle bir teklifti ki bu; bu kadar ince ve kibar olabilmesi vagondan kendimi atacak kadar rahatsız etti beni. Delikanlı cebindeki bozuklukları taşımaktan sıkıldığını, eğer bu çayların parasını ödetmezlerse bozuklukları koltukta bırakıp gideceğini söylediğinde, ön bölümdeki birkaç sıra koltuktan da aynı anda gülme sesleri işitildi. Ne kadar sinir bozucu düşünebiliyor musunuz? Ben onca öfke ve nefretle birlikte, bu vagonda ne kadar da aykırı bırakılmış bir hâldeyim! Satıcı, vagonun ortalarına gelene kadar pek çok kuruyemiş ve içecek sattı. Her koltukta da o sinir bozucu gülümsemesini takındı yüzüne. Yolcular da aynı tebessümle karşıladılar onu. Oldu olacak bir vagon ailesi kurun ve hayatınız boyunca görüşüp selamlaşın diyesim geldi, sustum. Ben de bir kek aldım satıcıdan. Bütün nemrutluğumu takındım ki karşılığında bir miktar öfke verir de çantama koyarım diye düşündüm. Ne dese beğenirsiniz? ”Güneşten rahatsız olduysanız perdeyi kapatmamı ister misiniz?” Yok dedim, kalsın. ”Tabii efendim nasıl isterseniz” diye cevapladı. Öyle içten, öyle iyi niyetliydi ki; bir an önce gitmesi için kuruşu kuruşuna, tam ödeme yaptım. Olur ya, para üstü al-ver derken muhabbet uzar ve bu samimiyet gitgide vagona yayılır. Aman aman! Neyse ki satıcı vagondan çıktı. Çıktı çıkmasına da bıraktığı sevgi ve saygı yumağı tüm vagona sirayet etti sanki… Yolculuğunun geri kalanını dişlerimi sıkarak geçirdim desem yalan olmaz… Ki bu da beni çok memnun etmez.

Ben istikrarlı bir sevgisizim. Karşılaştığım onca sevgi karşısında bile hiç istifimi bozmadım. Siz bunca nefreti ve öfkeyi yalnız bavulumda mı sandınız? Kalbim ve beynim de onlarla kaplanmıştı. Öyle birkaç saatlik yolculukta hepsi tükenip gidecek değildi ya!

Yine bir istasyona vardık. Gülüşmeler, konuşmalar, bir yığın ses ve kalabalık, vagon girişlerinde belirdi. İnenler, binenler… Tam yanımda boşalan ikili koltuğa, bir genç kız ve -anneannesi olduğunu sohbetlerinden anladığım- yaşlıca bir kadın yerleşti. Tren tekrar hareket ettiğinde tüm aile hayatlarını öğrenmiş oldum sohbetlerinden. Babası çok hastaymış; ”Annem bir an yanından ayrılmıyor; ama ben şimdi onları bıraktım.” diye içerlenip durdu kız. İster istemez duyuyorsun tabii… Cebimden bir haset çıkardım onlar için… Dedim ne yani melek misiniz ailece? Peh! Anneanne, bu gidişin ne kadar gerekli olduğundan, bunun için kendisini suçlamaması gerektiğinden bahsedip durdu. Ara ara sarılmalar, kucaklaşmalar… Görseniz kendinizi boğarsınız. Yani ben boğacaktım. En son anneannesine dönüp de şu lafı etmeseydi kendimi tutabilirdim belki… ”Anneanne sen bizim ailemizin direğisin. Anneme babama ve bana hayat veriyorsun. Biz sevgiyi de huzuru da senden öğrendik. Şükretmeyi de… (Şükür dedi ya! Bana inadına mı yapıyor bunlar? Kızın babası hasta ve ilaç bulmak zorunda olduğundan oradan ayrılıyor; ama şükür diyor, sevgi diyor.) Şimdi babamı bu hâlde gördükçe Allah’a şükrediyorum ki elim ayağım tutuyor da para kazanabiliyorum. Hem biz birlikte olduğumuz sürece, dua ettiğimiz sürece her şey hallolur değil mi anneanne?” Aynı sinir bozucu sevimlilikte onayladı anneanne! Bu arada komşularının küçük oğulları için de ders kitabı alacaklarmış şehirden. Uzun uzun listeyi inceledi kız. Şu kitap şurada varmış anneanne, bunu da alırsak daha iyi çalışır çocuk. Yazık anne-babasının durumları zor… gibi konuşmalar havada uçuştu. Dayanamadım. İndirdim bavulumu, açtım, çok güçlü bir nefret aldım kucağıma. Onlar konuştu ben nefret ettim.

Olanca öfkemle tekrar kapattım gözlerimi. Vagon, hiç olmadığı kadar sessizdi artık. Güneşin batarken yarattığı o ağırlık duygusu, sükunet olarak yansımıştı şimdi vagona… Günün batışıyla birlikte camdan görünen manzara, kızılımsı bir dinginliğe büründü. Bu kızıl akşamda nefreti ve öfkeyi ezip geçebilecek kadar huzur vardı, herkese, her denk gelene bu huzuru dağıtıyordu cömert akşam… Ben alır mıyım hiç? Gözlerim aradı taradı, bu kızılımsı akşamın sinsi huzurunu bozacak bir hareket yakaladı. Çınar ağacı, batan güneşi sırtına almış, yüzü hepten karanlığa bulanmıştı. Ağacın bana bakan yüzündeki bu karanlık, tüm sevgisiz evlerin içinde, zamanı unutmuş insancıkların kalbindeki isyanı hissettirdi ruhuma. İşte bu dedim. Bu benden bir şeydi. Tam o sırada çocuk seslendi annesine arka koltukta: ”Anne şuna bak! Harika!” Neymiş? Güneş küçülmüş, gökyüzünü boyamışlar, ne kadar da güzelmiş annesi!!! Ben tüm ağaçların ve evlerin karanlıktaki yüzünde bulduğum o umutsuzlukta sabitledim kendimi. Ne güneş, ne kızıl akşam ne de o çocuğun tasviri, beni yolumdan alabildi.

Buna da direndim neyse ki…

Karanlık, güneşin en çarpıcı olduğu saatlerle birlikte, o son kızıllığını da hafızalardan silecek kadar üstümüzü kapladığında, son durağa bir saatten az bir zaman kalmıştı. Çantamı, bavulumu, üstümü başımı toparlarken fark ettim ki ne kadar da nefret ve öfke harcamışım. Tekrar biriktirmem gerekecek diye geçirdim içimden. Her şeyi ayak ucumda, trenden hızlı bir iniş yapacak kadar hazır hâle getirmiş tekrar oturacaktım ki satıcı tekrar vagona girdi. Bu defa aksi yönden… İlkokul çağında bir velet, babasına tutturdu ”Bana bunlardan al!” diye… Artık neyse bunlar?… Sesleri işittim ister istemez; ama arkamı dönüp bakmadım. Yine bir sevgiye denk gelmek kaygısıyla karanlığa gömdüm gözlerimi. Satıcı çocuğu sevdi, ona onun diliyle bir şeyler söyledi ve vagonda ilerlemeye başladı yine… Çay, kahve, kuruyemiş…. Ne sattığını ilan ede ede ilerledi. Alanlar oldu almayanlar da… Tam vagondan çıkarken üç genç vagona girmeye çalıştı. Kapıda bir kargaşa olması ve tartışma çıkması kaçınılmaz gibiydi. O üç genç diğer vagona geçerek satıcıya yol verdiler. Satıcı minnettar, gençler huzurlu… Tekrar girdiler vagona, yerlerine oturdular. Sıktım yine dişlerimi…

Hiç meyletmemiştim o ana kadar ama bu defa sorularıma cevap verebilecek ya da cevap vermeden de olsa dinleyebilecek kimseler yoktu. ”Allah’ım!” dedim. ”Bunca sevgiyi neden yarattın?” Tabii ki soruma cevabı beklediğim yolla almadım. Ama önümdeki birkaç saat, bu sorunun cevabını da, sevginin var oluşundaki mucizeyi de ve çok daha başka değişimleri de beraberinde getirecekti.

DEVAMI GELECEK…

2 Replies to “(METAFORİK BİR ÖYKÜ)”

  1. Bu sevgisiz insanlar maalesef aramızdalar…
    Ama kahramanımız hemen sevgiyi bulacak gibi, bu kadar güzellikler karşılığında takındığı tavır, rahatsız edici yaklaşımlarından dolayı ikinci bölümde hemen güzellikleri ve sevgiyi görmeseydi de biraz daha mı sürünseydi ya:) şaka bir yana heyecanla bekliyoruz… Kaleminize sağlık

    Liked by 1 kişi

    1. Aslında bu abartılı kahramanımız, pek çok sevgisizin kendine dürüst hâli… Yani insanlar genelde nefret ve öfke gibi duygularda kendini aklar. Bu yüzden sevgisizlikleri olağan bir süreçtir. Hatta mağdurdurlar. Böyle gerçekten çok insan var. Ama bu kahraman gibi kendine açık sözlü olanı yok.:)) O yüzden sıradan bir sevgisizin sevgiyle karşılaşması gibi olacak ama tabii ki birtakım zorluklar ve pişmanlıklar da kendisini bekliyor. Şimdilik benim de bildiklerim bu kadar. Bakalım neler fısıldayacak :)))

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: