‘ŞİMDİ’LİK

Şimdi; hiçbir zaman şimdi değildir.

Şimdiyi arıyorum. En son nerede bıraktım kim bilir? Bu ‘şimdi’yi bıraktığı yerde bulan ya da her an elinde bulunduran var mıdır, bilemiyorum. Şimdi, insanın sahip olduğu mekânda ve hissettiği enstantanede kusursuz bir şekilde mevcut mudur? Şimdi dediğimiz zaman dilimi yoksunluğun diğer adı mı? Şimdi tutulamaz ve zaptedilemez küçük bir aralık belki de… Kesik bir nefes, bir zannediş, bir içleniş, bir özleyiş… Şimdi; sanırım hiçbir zaman şimdi değil…

Beni şimdi sev desem yarına bırakırsın. Şimdi gel desem o muhakkak başka bir ‘şimdi’ye denk gelir. Şimdi hisset desem kanıtlanamaz bir ‘şimdi’ye kalır. Bilinemez bir ‘şimdi’ye… O zaman ‘şimdi’lik, ‘şimdi’yi anlamaya ve anlatmaya çalışmalı…

Gördüğümde ‘şimdi’ydi… Görmediğimde de… Mesela o yoldan geçerken bir ‘şimdi’ vardı yanımda, geçmiyorken de var. Sana, içlere saklanmış, gizlenmiş ve bulunmak istemeyen yabanî bir histen bahsettiğimde de ‘şimdi’ydi. Onu tekrar derinlerde kamufle ettiğim de şimdi gibi… Ben bir zamanlar gitmiştim. Bir zamanlar daha gitmiştim. Birinde bir bölümüm gitmişti. Maddem kalmıştı da geri kalanlar gitmişti. ‘Şimdi’ gitmişti. İkinci gidişimde giden maddemdi; tüm hariç algılarım, gitmeyi reddetmişti. O da ‘şimdi’ydi.

Şimdi git…

Şimdi gitti…

Şimdi gidiyor…

Şimdi gidecek…

Şimdi gitmeli…

Şimdi gidebilmişti…

Şimdi gitmeseydi…

Şimdi gider…

Şimdi gidilir…

Bu ‘şimdi’ beni bir girdaba sürüklüyor. Hangi zaman diliminde anlamını kaybettiğini bulamıyorum. Hangi zaman diliminde anlam kazandığını da bilemiyorum. Şimdi tüm geçmiş zaman dilimlerinde kullanılıyor; hangisinde anlamlı hangisinde anlamsız, bulunamıyor.

Yaprak düşmüştü bir zamanlar… Gözlerim bu düşüşün tüm tabiatla birlikte eşsiz bir organizasyonla gerçekleştiği; dal, ağaç, toprak, yaprak ve rüzgârla birlikte mevsimin bu toplu hareketinde oradaydı. Kurulmuş bir cümle olacaktı tam oralarda, aradım buldum. Cümle aynen şuydu; ‘şimdi yaprak düştü’. Düşünüyorum da o zaman ‘şimdi’ düşen yaprak şimdi; şimdi değil. Şimdi yaprak düşmüyor ama o zaman ‘şimdi’ düşmüştü. Benim ‘şimdi’ yandığım da oldu mesela ama ‘şimdi’ yanmadım. Şimdi sevdiğim çok olmuştur da; tam ‘şimdi’ sevmedim; o şimdide sevdiklerimi. Bir vakit ‘şimdi’ çok öfkeliydim. Şimdi daha sakinim. Ama sonraki ‘şimdi’de hem öfkeli hem dingin olabilir; bir başka ‘şimdi’de hem sükutta hem coşkun kalabilirim. Benim ‘şimdi’lerimde denge arama! Senin ‘şimdi’lerin gibi…

Bir ‘şimdi’de kokulu ve soyut bir paragrafım vardı. Dile gelen türden. Öyle canlı bir soyutluktaydı ki sanki kokusu yayılmıştı cismanî zerrelerle; fakat o zaman ‘şimdi’nin kaçta kaçına sahip olabilmiştik, tahayyül etmek zor! Ama bu pek çok ‘şimdi’ye göre daha yüklü bir şimdiydi. Sanırım insan, ömründeki milyonlarca ‘şimdi’nin birkaçında; daha yoğun bir bölüt kullanabiliyor. ‘Şimdi’yi kaç parçaya ayırıyorsak; böyle binde birini kullanabildiğimiz bir ‘şimdi’ oluyor insan ömründe. Binde biri falan işte… Tutsam saklardım bir kenarda, ölçer tartardım, böler toplardım da bir şekle bürünürdü belki… O zaman anlatırdım; bakın bu benim ‘şimdi’m. Şu kadarını kullandım; kalanı şu kadar. Lazım olursa?

Fakat bu şimdi, ‘şimdi’ değil. Şim… derken ‘biraz önce’ye dönüyor. Bu en optimist yaklaşım. Daha sen şi… derken yıllar önceye dönüverdiği daha fazladır.

Mesela; Hz. Yunus balığın karnında “Senden başka ilah yoktur…” diye dua ettiğinde bir ‘şimdi’ydi. Hz. Musa kırk gün Tur Dağı‘ndayken de bir ‘şimdi’ydi. Bin ‘şimdi’ydi. Milyon ‘şimdi’ydi. Kırk gün boyunca bir ‘şimdi’ydi. Hz. Muhammed (s.a.s) Safa Tepesi’nde İslâm’ı tebliğe başladığında da bir ‘şimdi’ydi. Ne güzel bir ‘şimdi’ hem… Muhteşem ‘şimdi’ler bunlar… Bunlar ne mukaddes ‘şimdi’ler.

Benim ‘şimdi’lerim de şimdi; ama daha bir ‘az’ şimdi…

İnsan sevdiğinde de şimdi, nefret ettiğinde de… Verdiğinde de şimdi, sakındığında da… Anladığında da şimdi, anlamadığında da… Bıktığında da şimdi mesela, huzura erdiğinde de… İnsan şükrettiğinde de şimdi, isyana düştüğünde de… İnsan bildiğinde de şimdi, aklını uyuttuğunda da… Uyurken de şimdi, hayata dâhil olduğunda da… Hep bir ‘şimdi’ ama hiç bir zaman ‘şimdi’ değil… Sürekli biraz önce, dün, geçen gün, geçen hafta, geçen yıl, yıllar önce, asırlar önce ama hep şimdi…

Şimdi’yi ne tutmak ne tatmak mümkün! Öyleyse ‘şimdi’yi hep şaha kaldırmalı. Her sevdiğinde ‘şimdi’ olmalı, tüm şimdilerde sevmeli. Her lütfunda ‘şimdi’ olmalı; tüm şimdilerde lütfetmeli… Allah’ı şimdi anmalı, şükretmeli; şükrederken de şimdi olmalı. Secde de şimdi mesela, beş vakit ama şimdi. Şimdi tatlı dil sonra acı söz değil; sonrası da şimdi madem; tüm şimdilerde tatlı söz… Şimdi kalp kırmamalı… Sonraki şimdilerde de… Bir kırdın mı hep şimdi kırmış olacak insan; iyisi mi şimdi gönül yapmalı… Yarınki şimdilerde de… Tüm şimdilerde… İnsan şimdi ‘olmalı’. Şimdi insan olmalı.

Şimdi’yi tutamıyor, saklayamıyor, tamamını hissedemiyoruz. ‘Şimdi’nin ne kadarı ‘şimdi’yse orada doğruyu bulmalı insan! Ne var ki; şimdi, hiçbir zaman şimdi değildir. Şimdinin az bir kısmı bazen; büyük bir kısmı; hiçbir zamandır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s